Dubai’nin yakıcı güneşinden, pırıltılı gökdelenlerinden ve o çölün ortasındaki vaha hissimden henüz döndüm. Dokuz günlük bir kaçış… Hayır, “kaçış” doğru kelime değil. Dokuz günlük bir uyanış demek daha doğru. Çünkü bu, yıllar sonra ilk kez çocuklarımı geride bırakıp çıktığım bir yolculuktu. Ve itiraf etmeliyim, yola çıkmadan önceki tek stresli kişi, o malum “empati canavarı” bendim.
Nasıl olacaklar bensiz? Geceleri çok ağlarlar mı? Onlarsız yapabilir miyim? O malum, “bensiz dünya dönmez” illüzyonuna tutunan o ego ve “annelik kaygısı” adı altında kılıfladığımız “kontrol delisi” yanımız… Kendimi sürekli çocuklarımın yerine koyup, onlar adına hissedip, onlar adına endişe duydum. Sanki benim yokluğum bir boşluk yaratacak, o boşluktan içeri her türlü karanlık sızacaktı.
Ta ki bir gün önce o tokat gibi gerçeği kendime fısıldayana kadar: “Ölsen, ne yapacaklar? Hayat sensiz dönmeyecek mi sanıyorsun? Neden kendine bu kadar değer yüklüyorsun?”
İşte o an, o “mantıklı başkaldıran” iç sesim devreye girdi. Hayat bensiz de akacaktı, onlar bensiz de hayatlarına devam edeceklerdi. Benim bu tatile, bu nefes almaya, yeni iş bağlantıları kurmaya ihtiyacım vardı. Babaları yanlarındaydı, her şeyleriyle ilgilenecekti. Bu basit gerçek, bir anda omuzlarımdaki tonlarca yükü alıp götürdü.
“Anne Gitme” Demediler: Sevgi mi, Bağımlılık mı?
Burada çok ince ve biz Türkiyelilerin kalbine dokunan bir mesele var. Bizim kültürümüzde genel bir algı vardır; eğer çocuk annesinin arkasından ağlamıyorsa, sanki yeterince sevmiyordur. Ya da bir anne çocuklarını bırakıp (hele ki benimkiler gibi 10 ve 5 yaşındalarsa) tek başına bir yere gidiyorsa, hemen o malum sorular başlar: “Nasıl bırakıp gidersin?”, “Hiç mi özlemedin?”, “Daha çok küçükler, günah değil mi?”
Aslında yaşadığım bu deneyim, tam da bu kültür karmaşasına verilmiş en güzel cevaptı. Çocuklarımın arkamdan ağlamaması, her sabah servise o her günkü neşeyle binip el sallamaları beni “sevmediklerini” değil, bana ve kurduğumuz bağa ne kadar “güven duyduklarını” gösterdi.
Biz çocuklarımla kilitli bir kapı değil, güvenli bir köprü kurmuşuz. Onlar biliyordu ki; anne gidiyorsa geri dönecektir. Onlar biliyordu ki; anne sadece bir “anne” değil, aynı zamanda bir birey, bir iş kadını ve ruhunu beslemesi gereken bir kadın. Onların ağlamaması benim anneliğimden bir şey eksiltmedi, aksine onlara ne kadar sağlıklı bir özgüven aşıladığımı kanıtladı. 10 ve 5 yaşındaki çocukların “annem mutlu dönecek” olgunluğunu göstermesi, benim Dubai’de aldığım en büyük ödüldü.
Ve gerçekten de bu rahatlıkla, hatta içimde hafif bir “iyi ki!” hissiyle gittim. Ne bir damla gözyaşı, ne bir “anne gitme” sızlanması… Her günki rahatlıkla bindikleri servise binip el salladılar arkamdan. Eve döndüğümde, yokluğum bir kriz yaratmamış, aksine her şey doğal akışında devam etmişti. Anladım ki, bizim çocuklarımızla kurduğumuz bağ, “kaygılı” değil, “güvenli” bir bağmış. Sarılmalarımızdaki huzur, ayrılıklarımızdaki metanet bu yüzdenmiş.
Her gün düzenli aramalarımız, görüntülü konuşmalarımız… Her biri, o görünmez iplerin ne kadar sağlam örüldüğünü gösteriyordu. Bu, sadece benim değil, onların da birer birey olarak bu “ayrılık” deneyimini nasıl olgunlukla yönettiklerinin kanıtıydı. Anne olmak, her an çocuklarının yanında fiziksel olarak bulunmak değilmiş; onların kendi kanatlarıyla uçabilecekleri güvenli alanı sağlamakmış.
Dubai’nin kumları arasında bıraktığım gölgemle, geride bıraktığım bu “ilk bensiz” deneyim, bana hayatın ve anneliğin en değerli derslerinden birini öğretti: Bazen en büyük armağan, çocuklarına verdiğin özgürlük ve kendine tanıdığın alandır. Çünkü hayat sensiz de akar, ama sen bu akışa kendin olarak katıldığında, onlara çok daha fazlasını verebilirsin.
Şimdi, bu yeni farkındalıkla, “Mavi Rotalar”ıma devam etme zamanı. Hem kendi içimde hem de dışarıda…
Mavi