Ayrılık Da Sevdaya Dahil

Netflix’in son dönemde ekrana gelen yapımlarından biri olan “Ayrılık da Sevdaya Dahil”, izleyiciyi edebiyatın, sanatın ve yazın dünyasının büyülü atmosferine davet ederken, bir yandan da modern bireyin en büyük çıkmazlarından birini mercek altına alıyor: Kendi hayatının kaptanı olmak mı, yoksa başkalarının dümene geçmesine izin vermek mi?

Sanat ve Kimlik Arayışı

Dizi, görsel estetiği ve anlatım diliyle izleyiciyi hemen yakalıyor. Özellikle sanata ve edebiyata duyulan tutkunun senaryoya yediriliş biçimi, hikayeye entelektüel bir derinlik katmış. Ana karakterdeki anne rolünün, kendi anne ve babasının beklentileriyle kendi arzuları arasında sıkışıp kalması, ardından bu seçimin sonuçlarını olgunlukla (ya da bir nevi tevekkülle) göğüslemesi, karakter gelişimini izlenir kılan en güçlü unsurlardan biri.

İlişkilerde “Duygusal Manipülasyon” Çıkmazı

Dizinin belki de en çok tartışmaya açık ve izleyiciyi bence ikiye bölen yönü, sevgi kisvesi altındaki “bağımlı” ilişkiler. Hikaye, bir tarafta huzuru ve gerçek aidiyeti vadeden, karakterin hayatında ilk kez “aile” sıcaklığını hissettiği bir liman sunarken; diğer tarafta dramatik bir baskı unsuruyla onu köşeye sıkıştıran bir geçmişi karşımıza çıkarıyor.

Peki bu durum Fedakarlık mı, Esaret mi? Bir insanın, partnerini kaybetmemek adına kendi hayatına kastetme tehdidini bir “silah” olarak kullanması, dizinin en karanlık ve sorgulanan teması oldu bende.

Sorumluluk Duygusu: Karakterin, “Ona bir şey olur” korkusuyla istemediği bir yöne evrilmesi, sevginin özgürleştirici değil, hapsedici bir güce dönüşebileceğini çarpıcı bir şekilde gösteriyor.

Gelelim oyunculara…

İbrahim Çelikkol’un bu roldeki başarısı, sadece bir oyunculuk yeteneğinden ziyade, kendi kişisel duruşuyla karakterin ruhu arasındaki o kusursuz uyumdan besleniyor. Çelikkol, ekranlarda devleşen fiziğine rağmen, asıl gücünü o dingin ve naif duruşundan alan bir beyefendi profili çiziyor. Onun genel duruşundaki “kimseyi bilerek kırıp incitmeyecek o ince ruhlu adam” imajı, hikâyedeki karakterin neden boyun eğdiğini izleyiciye sözsüz bir şekilde anlatıyor. Bu naiflik, karakterin kendi değerini bildiği halde başkalarının mutluluğu için kendinden vazgeçişini, zayıflık gibi değil; bir nezaket ve merhamet yorgunluğu gibi gösteriyor. Çelikkol, sertlikten uzak, o hüzünlü ve beyefendi duruşuyla, bir insanın başkası için kendisini feda edişindeki o trajik sessizliği adeta somutlaştırıyor.

Oyuncu performanslarının başarısı, karakterlerin yaşadığı içsel çatışmaları izleyiciye geçirmekte oldukça etkili. Ancak final noktasına doğru ilerlerken, “gerçek sevginin” ne olduğu sorusu havada asılı kalıyor. Sevgi; özgürce yapılan bir tercih midir, yoksa bir vicdan azabı hapishanesi mi?

Türk edebiyatı, özellikle “kendini feda etme”, “gelenek ile modernlik arasında sıkışma” ve “vicdan azabıyla yaşama” temaları açısından çok zengindir. Dizideki karakterin pasifliği ve manipülasyona boyun eğişini bizim topraklarımızın kalemlerinden okumak, taşları yerine daha iyi oturtacaktır.

Sabahattin Ali – Kürk Mantolu Madonna (Raif Efendi)

Dizideki karakterin, hayatını anne ve babasının tercihlerine bırakıp sonuçlarına katlanması, Türk edebiyatının en mahzun karakterlerinden Raif Efendi’yi hatırlatır.

Raif Efendi de aslında hayalleri olan, derin hisseden biridir; ancak çevresine ve ailesine karşı o kadar pasiftir ki, hayatı başkaları tarafından yönetilir. Dizideki karakter gibi, o da kendi mutluluğunu feda eder ve sessizce bir köşede “solmayı” seçer. Bu, bizdeki “hayırlı evlat” olma çabasıyla kendi bireyliğini öldürme trajedisidir.

Ahmet Hamdi Tanpınar – Huzur (Mümtaz)

Dizide karakterin o huzurlu aile ortamını bulduğu kişiyle olan bağı, Tanpınar’ın Mümtaz’ına benzer.

Mümtaz, estetik ve kültür dolu bir aşkın peşindedir ama sürekli bir “huzursuzluk” içindedir. Dizideki karakterin karşı taraftaki manipülasyon (intihar tehdidi) nedeniyle o huzurdan vazgeçmesi, Tanpınar’ın karakterlerinin kader ve melankoli arasındaki sıkışmışlığını yansıtır.

Oğuz Atay – Tutunamayanlar (Selim Işık ve Turgut Özben)

Dizideki “birisinin iplerini eline alması” ve “ölüm tehdidiyle geri dönme” durumu, Atay’ın dünyasındaki o ağır suçluluk duygusuna çok yakındır.

Selim Işık gibi karakterler, hayatın sert gerçeklerine ve insanların baskıcı taleplerine karşı savunmasızdırlar. Dizideki karakter, modern bir “tutunamayan”dır. Kendi isteğiyle değil, “başkası ölmesin” diye bir hayatı yaşamaya mahkum olması, bir birey olarak var olamadığının kanıtıdır.

 Birazda işin ehli olmasam da olayların psikolojik boyutlarını ele alalım: İnsan Neden Kendini Başkası İçin Feda Eder?

Dizideki erkeğin, sevgisinden değil de “sorumluluk” ve “korku”dan dolayı dönmesi, psikolojide birkaç temel kavramla açıklanır:

Duygusal Şantaj ve “FOG” (Korku, Yükümlülük, Suçluluk)

Psikolog Susan Forward’ın tanımladığı bu kavram, tam olarak dizideki kadının yaptığıdır.

Fear (Korku): “Ona bir şey olursa katili ben mi olurum?” korkusu.

Obligation (Yükümlülük): “Onu bu halde bırakmamam lazım, ben olmazsam yaşayamaz.”

Guilt (Suçluluk): “Gitmek bencilliktir, kalmak ise erdemdir.”

İnsanlar, bu üç duygu birleştiğinde kendi mutluluklarını feda etmeyi “kahramanlık” sanırlar, oysa bu bir esarettir.

Kurtarıcı Kompleksi 

Bazı insanlar, başkalarını “kurtararak” kendi değerlerini kanıtlamaya çalışırlar. Eğer karşıdaki kişi “Sen gidersen ölürüm” diyorsa, giden kişi kendini vazgeçilmez hisseder. Bu, gizli bir narsisizmdir aslında; “Ben o kadar önemliyim ki, benim gidişim birinin sonu olur.”

Öğrenilmiş Çaresizlik

Karakterin (Kemal) aile büyüklerine ve kararlarına çocukluktan itibaren boyun eğmesi, onda bir kas hafızası oluşturmuştur. “Kendi hayatımı yönetemem, başkaları ne derse o olur.” Bu nedenle, dışarıdan gelen bir baskıya (intihar tehdidi gibi) karşı duracak “psikolojik bağışıklığı” gelişmemiştir.

Toplumsal Yüklemeler

Bizim kültürümüzde “sabır” ve “fedakarlık” çok yüceltilir. Kişi, sevmediği bir evlilikte veya ilişkide kalmayı bir “erdem” olarak görür. Oysa psikoloji der ki: Başkası ölmesin diye kendi ruhunu öldürmek, bir sevgi eylemi değil, bir intihar biçimidir.

Sonuç olarak; dizi aslında bize şunu soruyor: Bir insanın fiziksel olarak hayatta kalması mı daha önemlidir, yoksa diğerinin ruhsal olarak özgürleşmesi mi? Bence ipleri bir başkasının eline vermek, aşk değil, gönüllü bir hapishanedir.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

MENU
MAVİZMİRİM