İnsan yalnızca yaşadığı hayatın mı sahibidir, yoksa yaşayabilecekken yaşamadığı hayatlar da biraz ona mı aittir?
Bazen insanın aklına hiç beklemediği bir anda düşer bu soru.
Bir sokaktan geçerken. Eski bir fotoğrafa bakarken. Yıllar önce tanıdığı birinin adını duyarken. Bir uçağın penceresinden aşağıdaki şehre bakarken…
“Başka türlü olsaydı?”
İki kelimelik bir soru.
Ama ardında koca bir hayat saklıdır.
O üniversiteye gitseydim…
O şehirde kalsaydım…
O gün evet yerine hayır deseydim…
O işi kabul etseydim…
O insan hayatıma hiç girmeseydi…
Başka biriyle karşılaşsaydım…
İnsan bazen başka bir hayat istemez. Yalnızca yaşayamadığı hayatın nasıl biri olacağını merak eder.
Ve merak, pişmanlık değildir.
Yaşadığımız hayatı sevmek, diğer ihtimalleri hiç düşünmemek anlamına gelmez. İnsan bulunduğu yerden memnun olabilir ve yine de bazen dönüp gelmediği yolların nereye çıktığını merak edebilir.
Çünkü her seçim, yalnızca bir başlangıç değildir.
Aynı zamanda küçük bir vedadır.
Bir kapıyı açtığımızda, diğerlerini kapatırız. Üstelik çoğu zaman bunun farkına bile varmayız. “Evet” dediğimiz şeylerin içinde nice “hayır”, kaldığımız yerlerin içinde gitmediğimiz nice şehir, sevdiğimiz insanların ardında hiç tanımayacağımız nice insan vardır.
Hayat ilerledikçe önümüzdeki ihtimaller azalır; arkamızdaki ihtimaller çoğalır.
Belki büyümek biraz da budur.
Bir zamanlar önümüzde duran yolların, yavaş yavaş arkamızda kalması.
Psikolojide buna karşı-olgusal düşünme denir: Zihnin, gerçekleşmiş bir olayın alternatiflerini üretmesi. İnsan zihni yalnızca “Ne oldu?” diye sormaz. Bir de durmadan “Başka türlü olsaydı ne olurdu?” diye sorar.
Fakat zihnin burada küçük bir hilesi vardır.
Yaşadığımız hayatın her ayrıntısını biliriz.
Yorgunluğunu biliriz.
Hayal kırıklıklarını.
Yanlış kararlarını.
Sıradan pazartesilerini.
Ödenmesi gereken faturalarını, ertelenen işlerini, tartışmalarını, uykusuz gecelerini…
Yaşamadığımız hayatların ise yalnızca ihtimallerini biliriz.
Bu yüzden onlarla yarışmak zordur.
Çünkü yaşanmamış hayatların kötü günleri yoktur.
Hiç seçmediğimiz meslekte başarısız olmadık.
Gitmediğimiz şehirde yalnız kalmadık.
Tanımadığımız insanla tartışmadık.
Kabul etmediğimiz işten yorulmadık.
Yürümediğimiz yolun çukurlarını bilmiyoruz.
Gerçek hayatımızı, hayalimizde kusursuzlaştırdığımız bir ihtimalle kıyasladığımızda, gerçek olanın kaybetmesi neredeyse kaçınılmazdır.
Belki de “keşke”lerin en büyük adaletsizliği budur.
Yaşanmış olanı bütün kusurlarıyla, yaşanmamış olanı ise bütün ihtişamıyla tartmak.
Oysa diğer kapının ardında ne olduğunu bilmiyoruz.
Belki daha mutlu bir insan vardık.
Belki daha mutsuz.
Belki başka bir şehirde daha başarılı olacaktık ama daha yalnız.
Belki başka biriyle daha az tartışacaktık ama daha az gülecektik.
Belki kayıp sandığımız şey bizi başka bir kayıptan korudu.
Belki yıllarca “Keşke olsaydı.” dediğimiz şeyin olmaması, bugün sahip olduğumuz en güzel şeyin sebebiydi.
Bilmiyoruz.
Ve insanı en çok huzursuz eden şeylerden biri de budur zaten:
Bazı soruların cevabı hayatımız boyunca yalnızca ihtimal olarak kalacaktır.
Çünkü insan aynı hayatı iki kere yaşayamaz.
Birini seçip diğerini deneyemez, sonra hangisini daha çok sevdiğine karar veremez.
Hayatın deneme sürümü yoktur.
Verdiğimiz kararların sonucunu yaşarız; vermediklerimizin sonucunu ise hayal ederiz.
Belki bu yüzden bazen geçmişteki kendimize kızarız.
“Nasıl göremedim?”
“Nasıl böyle karar verdim?”
“Niye biraz daha beklemedim?”
Ama bugünkü aklımızla, dünkü kendimizi yargılamak da başka bir haksızlık değil midir?
Çünkü o kararı veren insan, bugün bildiklerimizi bilmiyordu.
Henüz yaşayacaklarını yaşamamıştı.
Henüz bazı insanları tanımamış, bazı acılardan geçmemiş, bazı gerçekleri öğrenmemişti.
İnsan geçmişteki kendisini, gelecekte öğrendikleriyle yargılamamalı.
Belki o günkü sen, elindeki bilgiyle yapabileceğinin en iyisini yaptı.
Belki yapmadı.
Ama her iki durumda da o karar, seni buraya getirdi.
Üstelik seçmediğimiz hayatlar tamamen yok olmuş da sayılmaz.
Onlardan bir şeyler kalır içimizde.
Olmadığımız meslek bazen bir merak olarak kalır.
Gitmediğimiz şehir, gördüğümüz her seyahatte biraz belirir.
Yazmadığımız kitap, okuduğumuz kitapların arasında dolaşır.
Söylemediğimiz bir cümle, yıllar sonra bile zihnimizde tamamlanır.
Bazı ihtimaller yaşanmaz.
Ama insanın içinde yaşamaya devam eder.
Belki bu yüzden insan yalnızca yaşadığı hayatın değil, vazgeçtiği hayatların da biraz sahibidir.
Çünkü seçimlerimiz bizi şekillendirirken, vazgeçtiklerimiz de sınırlarımızı çizer.
Kim olduğumuz kadar, kim olmadığımız da bizi anlatır.
Yine de bütün bunların içinde unutulmaması gereken bir şey var:
Şu anda yaşadığımız hayat da bir zamanlar yalnızca ihtimaldi.
Bugün sıradan bulduğumuz pek çok şey, yıllar önceki hâlimizin önünde duran bilinmezliklerden biriydi.
Bugün uyandığımız ev.
Hayatımızdaki insanlar.
Yaptığımız iş.
Bildiğimiz yollar.
Ezbere tanıdığımız yüzler.
Bir zamanlar bunların hiçbirini bilmiyorduk.
Belki geçmişte bir yerde, bugünkü hayatımız da açılmamış kapılardan birinin ardında bekliyordu.
Ve biz onu seçtik.
Bilinçli ya da bilinçsiz.
Cesaretle ya da korkuyla.
Bazen isteyerek, bazen hayat bizi o tarafa ittiği için.
Ama geldik.
Şimdi geriye dönüp diğer kapıların ardında ne olduğunu merak edebiliriz.
Bu, yanlış kapıyı açtığımız anlamına gelmez.
İnsan bütün ihtimallerini yaşayamaz.
Bütün şehirlerde yaşayamaz.
Bütün meslekleri seçemez.
Bütün insanları sevemez.
Bütün yolları yürüyemez.
Bir hayat yaşayabilmenin bedeli, diğerlerinden vazgeçmektir.
Belki huzur, seçmediğimiz yolların bizi nereye götüreceğini öğrenmekte değildir.
Bunu hiçbir zaman öğrenemeyeceğiz.
Belki huzur, dönüp dönüp kapanmış kapılara bakmak yerine, açtığımız kapının ardında hâlâ keşfedilecek odalar olduğunu hatırlamaktır.
Çünkü yaşamadığımız hayatlar sonsuzdur.
Yaşadığımız ise bir tane.
Ve belki de büyümek, bütün ihtimalleri yaşamak değil; yaşayamayacağımız hayatlarla barışıp, elimizdekinin hâlâ bir ihtimal olduğunu fark etmektir.
Çünkü hikâyemiz, verdiğimiz kararlarla şekillenmiş olabilir.
Ama henüz bitmedi.
Belki de asıl soru “Başka türlü yaşasaydım kim olurdum?” değildir.
Asıl soru, “Buradan sonra kim olabilirim?”dir.
Mavi
