İnsan, hayatındaki o devasa boşlukların nasıl olup da bir sabah “merhaba”sına sığabildiğine hayret ediyor. Bir zamanlar saatlerce süren o derin sohbetlerin, fincanın dibinde soğuyan kahvelere eşlik eden o uzun cümlelerin, şimdilerde sadece kısa bir kafa selamına dönüşmesi; ne bir yenilgi ne de bir nefret. Bu, hayatın usulca akan o tuhaf ritmi.
Yolda karşılaşıyoruz. Göz göze geldiğimiz o milisaniyelik anda, zihnimden bir film şeridi geçmiyor artık. İçilen o binlerce kahvenin kokusu burnuma gelmiyor ya da paylaşılan o en mahrem kederler kalbimi sızlatmıyor. Sadece tanıdık bir yüz görüyorum; eski bir kitabın, sayfaları sararmış ve artık sonu ezberlenmiş bir bölümü gibi. Eskiden olsa, o karşı kaldırıma geçmek için bin bir bahane üretir ya da söyleyeceklerimi içimde biriktirip koca bir fırtına kopardım. Şimdiyse ayaklarım beni şaşırtmıyor. Adımlarımın ritmi bozulmadan, yüzüme yerleşen o hafif ve sitemsiz tebessümle sadece bir kelime dökülüyor dudaklarımdan:
“Günaydın.”
Bu günaydın, aslında içinde bir dönemin tüm vedalarını barındırıyor. “Seni artık tanıyorum ama artık seni tanımlamıyorum,” demenin en kibar yolu bu. Bir zamanlar hayatımın en önemli paragraflarını ayırdıklarım, şimdi sadece bir dipnot bile değil; metnin akışını bozmayan sıradan bir kelime. Yaşanmışlıklar, o eski masalarda bıraktığımız kahkahalar ve artık hükmü kalmamış o eski sözler; hepsi o kısa karşılaşmanın içinde asılı kalıyor. Biz ise artık birbirimizin hikâyesine dahil olmayan, sadece aynı zaman dilimine denk gelmiş iki ayrı rota gibi, birbirimizin kıyısından usulca geçip gidiyoruz.
İnsan neden en çok bu sessiz yabancılaşmada huzur bulur? Belki de her şeyi bir “merhaba”ya sığdırabilecek kadar hafiflediği içindir. Artık omuzlarımda ne o büyük beklentilerin yükü var ne de “neden böyle oldu”ların cevapsız ağırlığı. Her şey olması gerektiği gibi oldu ve bitti. Dalganın kıyıya vurup aslına dönmesi gibi, o büyük gürültü de yerini bu dingin sükûnete bıraktı.
Şimdi arkama bakmadan yürümeye devam ediyorum. O kısacık ama sık denk gelen karşılaşmalar, ruhumda ne bir iz bırakıyor ne de bir yara açıyor. Sadece gökyüzünün rengine, havanın serinliğine ve kendi yoluma odaklanıyorum.
Çünkü artık biliyorum; bir dostluğun bittiği yer kavgalar değil, o her şeyi sığdırdığımız eski kahkahaların yerini alan bu sıradan selamdır. Bir zamanlar en kuytu dertlerimi, en çocuksu hayallerimi emanet ettiğim o insanın; şimdi sadece havanın durumundan konuşulacak ya da bir ‘günaydın’la geçilecek kadar uzağımda durması, hayatın en sessiz kabullenişi. Ne bir kırgınlık var içimde ne de eskiyi özleyen o yorgun heves. Sadece, bir zamanlar aynı yolu yürürken şimdi farklı istikametlere bakan iki insanın o doğal tenhalığı…
Selamımı verip yanından geçerken, aslında o eski günlerin hatırasına sadece bir nezaket borcunu ödüyorum. Adımlarımın ritmi değişmiyor, içimdeki o eski dostluk gürültüsü artık duyulmuyor. Sadece kendi yolumun sakinliğine devam ediyorum; çünkü bazen en büyük sadakat, bitmiş bir hikâyeyi zorlamadan, onu sadece güzel bir hatıra olarak olduğu yerde bırakabilmektir.
Mavi