Hayalhane: 39. Basamağın Sükuneti

Güneşin henüz batmaya yüz tuttuğu, gökyüzünün turuncu ile gri arasında kararsız kaldığı bir akşamdı. Yolcu, yıllardır sırtında taşıdığı devasa bir heybeyle uçurumun kenarına geldi. Heybenin içinde başkalarının bitmek bilmeyen beklentileri, “el alem ne der” kaygıları ve “hayır” diyemediği için biriken ağır taşlar vardı. Durdu, derin bir nefes aldı ve o heybeyi uçurumdan aşağı, sonsuzluğun kucağına bıraktı. Yere düştüğünde çıkan ses, zihnindeki tüm o gürültüyü bir anda susturdu. İlk kez elleri boş kalmıştı; tuhaf bir korku beklerken içine devasa bir ferahlık doldu. Kendi omzuna dokundu, oradaki nasırları fark etti ve ilk kez bir başkasını teselli eder gibi değil, gerçekten severek kendi sırtını sıvazladı.

Aslında bu el, çok eski bir tanışıklığın hatırasıydı. Yatılı okulun o kimsesiz, yankılı koridorlarında; ailesinden uzakta, kendi gölgesine tutunarak büyümek zorunda kalan o mağrur çocuğun eliydi bu. Şefkatin eksikliğini bir zırh gibi kuşanmış, geceleri ranzasına çöken o karanlık sessizliği kendi başına dağıtmayı daha çocukken öğrenmişti. Kendi yarasını kendi sarmayı, gözyaşını kimse görmeden dindirmeyi ve hayatın sert rüzgarlarına karşı erkenden bir kale inşa etmeyi bir tercih değil, bir zorunluluk olarak yaşamıştı. Bugün 39 yaşın eşiğinde “yorulmuşsun” derken, aslında o küçük kızın omzundaki erken büyümek zorunda kalışın yorgunluğunu selamlıyordu. Çünkü insanın kendi sırtını sıvazlaması, en çok da şefkati kendi elleriyle inşa etmek zorunda kalanlar için büyük bir zaferdir.

Psikolojide 39 yaş, sıklıkla “öğleden sonra güneşi”ne benzetilir. Işığın açısı değişir, gölgeler uzar ve insan artık başkalarının çizdiği haritalarla yolunu bulamayacağını anlar. Carl Jung’un da dediği gibi, hayatın sabahında öğrendiklerimiz, akşamında bize yetmez. Bu yaşın eşiğinde yaşanan o büyük sarsıntı, aslında ruhun dış dünyaya verdiği vergilerin bittiği, kendi iç yasalarını ilan ettiği bir devrimdir. Yıllarca başkalarının gözündeki yansımanı “kendin” sanıp o hayale hizmet edersin; fakat bir an gelir ki, ruhun artık bu dar elbiseye sığmadığını haykırır. İşte o zaman anlıyorsun ki, aynı nehirden geçen sular gibi, aynı kişiyi de iki kez bulamazsın; ne sen o eski sensin artık, ne de seni o eski halinle arayanlar bulabilirler seni.

Bu yolculuğun en yorucu duraklarından biri, “verici” olmanın bir erdem sanıldığı o sonsuz fedakarlık döngüsüydü. Belki de o küçük çocuk, varlığını ispatlamak ve aidiyet boşluğunu doldurmak için ne kadar çok verirse o kadar çok yer edineceğine inanmıştı. Oysa aşırı vericilik, çoğu zaman fark edilmeden bir tür “borçlandırma” yaratır ve ne yazık ki insan, bedelsiz sahip olduğu her şeyi değersizleştirme eğilimindedir. Kendinden verdikçe azaldığını, ama karşındakinin gözünde büyümediğini fark etmek o uyanışın en can yakıcı ama en özgürleştirici anıdır. Haddinden fazla değer verdiğinde, karşındaki insanın gözünde sadece sunduğun imkanlar kadar yer kapladığını görmek zordur ama bu gerçek, özgürlüğün kapısını açar.

Livaneli’nin bahsettiği o “Hayalhane”, dış dünyadan bir kaçış değil, kendi hakikatine uyanılan bir sığınaktır. Artık bir şeylerin başlaması seni eskisi gibi çocuksu bir hevesle sarsmıyor, bitmesi ise dünyanı karartmıyor. Haklı çıkmanın cazibesi, yerini sessizliğin asaletine bıraktığında; insan bir şeyleri oldurmaya çalışmanın yorgunluğunu üzerinden atıp mükemmel bir boşvermişliğin hafifliğine yerleşiyor. 39 yaşın o dik ve vakur duruşuyla; kendi gökyüzünde, kendi kanatlarınla ve artık o küçük kızı başkalarının takdirine muhtaç bırakmadan, sükut içinde süzülüyorsun.

MAVİ

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

MENU
MAVİZMİRİM