Dışarıda, gökyüzü ile yeryüzü arasında görünmez ipler geriliyor. Her bir damla, uzun süredir kaskatı kesilmiş bir tabiatın üzerine inen şefkatli bir dokunuş, o gergin iplerden süzülüp ruhuma değen birer sızı gibi. Kanada’nın o amansız, her şeyi örten beyaz örtüsünden sonra, yağmurun sesi bir alfabe gibi dökülüyor önüme. Kapının önünde oturuyorum. Mevsim henüz tam ısınmamış, hava hafifçe içimi titretiyor; ama bu titreyiş, ayazın kalbi donduran soğuğundan değil, bir dirilişin ürpertisinden. İnsan böyle zamanlarda daldan dala konan bir kuş gibi, hayallerinin ve hatıralarının arasında geziniyor. Gözlerimi kapatıyorum.
Dünyanın en güzel iki sesinden biri şu an kulaklarımda: Yağmurun tınısı. Bu ses, insanın içindeki o gürültülü şehri susturan, yerine dingin bir orman inşa eden yegâne güç. Yağmur, gökyüzünün yeryüzüne yazdığı, mürekkebi su olan bir mektup gibi. Her damla bir kelime, her sağanak bir hikâye. Peki ya diğeri? O da bir hışımla sahile vuran, sonra bütün öfkesini ve yorgunluğunu kıyıda bırakıp usulca geri çekilen dalgaların sesi. Yağmur dikey bir teslimiyettir, yukarıdan aşağıya tevazuyla iner. Dalga ise yatay bir vuslattır; uzaklardan gelir, kıyıya değer ve sırrını kumsala fısıldayıp aslına rücu eder. Yağmurda bekleyiş vardır; dalgada ise bitmek bilmeyen bir gidiş-dönüş döngüsü. Biri göğün kalbinden dökülür, diğeri denizin derinliğinden taşar. Ama her ikisi de insanın içindeki o bitmek bilmeyen uğultuyu dindirmeyi bilir.
Kapının eşiğinde durmak, aslında iki dünya arasında bir araftır. Arkanda evin sıcak, tanıdık ve belki de biraz yorgun kokusu; önünde ise sonsuz bir karanlığın içinde ritim tutan ıslak bir hürriyet. Kanada’nın o uzun, beyaz hapsinden sonra bu yağmur, parmaklıkları eriten bir iksir gibi. Gözlerimi kapattığımda sadece suyu değil, toprağın o kadim uyanışını da duyuyorum. İnsan neden en çok yağmur ve dalga sesinde kendini bulur? Belki de her iki ses de birer “silgi” olduğu içindir. Yağmur, zihnin tozunu yıkayıp götürürken; dalga, kıyıya vurduğu her köpükle geçmişin tortularını alıp maviliğin o sonsuz hafızasında temize çeker. Biri yukarıdan arındırır, diğeri aşağıdan tazeleyip bırakır.
Şu an burada, bu hafif titremeyle otururken, aklıma dökülen hayaller de bu yağmur damlaları gibi birbirinden bağımsız ama aynı bütüne ait. Bazen bir sahil kasabasının dar sokaklarında kayboluyorum, bazen hiç gidilmemiş bir limanın sisli rıhtımında, dalgaların betona vuruşunu bekliyorum.
“Çünkü insan, en çok kendi sesinden yorulduğunda tabiatın bu iki büyük hatibine kulak verir. Yağmur konuşurken susulur, deniz anlatırken boyun eğilir.”
Bu serinlik, aslında bir davet. Kışın o her şeyi donduran, hareketsiz kılan otoritesinden sonra; şimdi her damla bir hareket, her ürperti bir canlılık emaresi. Nazan Bekiroğlu’nun dediği gibi, belki de her şey bir “nun” kadar sessiz, bir “vav” kadar eğik başlamıştır. Ben de bu gece, bu serinlikte, o iki harfin arasında bir yerdeyim. Kışın beyaz uykusundan uyanmış, yağmurun ıslak mürekkebiyle kendi içime yeni cümleler kuruyorum.
Daldan dala atlayan fikirlerim, bir bakmışsın bir vapurun güvertesinde çay içiyor, bir bakmışsın ıslanmış bir kitabın sayfaları arasında kurumaya bırakılmış bir gül yaprağına dokunuyor. Hayal kurmak, yağmurlu havada perdesiz bir pencereden dışarı bakmak gibi; ne kadar uzağa baksan o kadar kendi içine düşüyorsun. Şimdi bu ses, bu yağmur, kalbimde saklı kalan ne kadar kelime varsa hepsini birer birer yerinden çıkarıyor. Her bir damla, bir harf olup toprağa düşüyor ve orada sessiz bir roman yazılıyor. Ben sadece bu romanın satır aralarında, o hafif iç titreten serinliğin refakatinde, ruhumun biraz daha ıslanmasına izin veriyorum.
Şimdi kapının eşiğinde,
Sırrı kumsalda kalmış bir denizin uğultusuyla,
Gökten dökülen şefkatli bir mürekkebin izindeyim.
Kış bitti.
İçimdeki o suskun orman,
Yağmurun tınısında canlanırken,
Maviliğin o sonsuz hafızasında tertemiz bir sayfa açılıyor.
Susmak, belki de en güzel konuşmaktır bu gece.
Mavi