Ben, Berlin’in kalbinde, kum ve çakılın soğuk birleşimiyle yoğrulmuş, yüzü griye çalan dilsiz bir tanığım. 1961’in o puslu Ağustos sabahında, henüz harcım kurumamışken üzerime örülen bu utanç duvarının küçük bir parçasıydım. İnsanlar beni bir koruma sanıyordu; oysa ben, koca bir şehrin ruhunu ortadan ikiye bölen o keskin bıçağın sırtıydım.
Gözlerimin önünde bir gecede gökyüzüne çekilen dikenli teller, sabahında yerini benim gibi soğuk beton bloklara bıraktı. O ilk günleri hiç unutmam; tozun ve gürültünün arasında yükselen feryatları… Bernauer Straße’de bir kadının, karşı kaldırımdaki oğluna el sallarken dizlerinin üzerine çöküşünü izledim. Aralarında sadece birkaç metre vardı; bir annenin uzansa evladının saçlarını okşayabileceği, kokusunu içine çekebileceği kadar dar ama siyasetin soğuk nefesiyle bir uçuruma dönüşecek kadar geniş bir mesafe.
Kadın, ellerini göğsüme, henüz kurumamış soğuk harcıma vura vura haykırıyordu. Oğlu, karşı kaldırımda donup kalmış, gözlerinde birikmiş o çocuksu dehşetle bakıyordu. Sesler, rüzgarın kollarında bir o yana bir bu yana savrulurken aramıza giren o korkunç sessizliği bozmaya yetmiyordu:
— “Anne! Gelmeyecek misin? Ekmek aldım, eve girmeyecek miyiz?” diye bağırdı çocuk, sesi titreyerek.
Kadın, hıçkırıklarının arasından boğulurcasına cevap verdi:
— “Oğlum… Hans! Kımıldama sakın orada kal! Ben… ben bir yolunu bulup geleceğim. Sadece bekle, sakın bir yere gitme!”
— “Ama kapı kapalı anne! Adamlar geçmeme izin vermiyor. Sadece birkaç adım, anne ne olur sadece birkaç adım!”
Çocuk elini uzattı, parmak uçları benim pürüzlü yüzeyime santimetreler kala havada asılı kaldı. Bir askerin tüfeğinin dipçiği, o masum eli geriye ittiğinde kadının feryadı gökyüzünü yardı. Ben o an, o birkaç metreyi aşılmaz bir ebediyet kılan o keskin ve merhametsiz “hayır” cevabıydım. Anne evladına dokunamıyor, çocuk babasının gölgesini bile kucaklayamıyordu. Ben aralarındaydım; vicdanı olmayan bir maddedeydim, ağır, sağır ve dilsizce, bir hayatın tam ortasına dikiliyordum. Görevim korumak değil, koparmaktı; ve ben o gün, taş olmanın utancını iliklerime kadar hissettim.
Yıllar geçtikçe üzerim değişmeye başladı. Doğu tarafım hep gri ve tetikte kaldı; orada bot sesleri ve tüfeklerin soğuk metali yankılanırdı. Batı tarafım ise renklenmeye başladı. Dünyanın dört bir yanından gelen insanlar üzerime öfkelerini ve umutlarını kazıdılar. Bir sabah, bir elin fırçasından dökülen ve uzak bir coğrafyanın, bir Türk şairinin nefesini taşıyan o dizelerle tanıştım. Şehirler, diller ve sınırlar farklıydı ama zulmün karşısındaki o inatçı ses aynıydı. Üzerime şu kelimeler nakşedildi:
“Saraylar saltanatlar çöker, kan susar bir gün zulüm biter. menekşeler de açılır üstümüzde leylaklar da güler…”
Bu dizeleri üzerimde taşımak, Elias’ın mektubunu kalbimde taşımakla birdi benim için. Bir keresinde, üzerime yaslanıp ağlayan genç bir kızın gözyaşının çatlağıma süzüldüğünü hissettim. Sevgilisi diğer tarafta kalmıştı. Alnını soğuk göğsüme yasladığında, nefesi gözeneklerimde bir buğu oluşturdu. Sanki kelimeler kağıttan değil, ruhundan dökülüyordu. O gün, üzerimdeki o dizelerin hemen yanına, bir tarafı hasretle kararmış bir mektup bıraktı. O cümleler üzerime bir mühür gibi basıldı:
Elias,
Aramıza bu beton kütlesini, bu gri dilsizliği diktiler. Sanıyorlar ki; insanı taşa, aşkı sınıra hapsetmek mümkündür. Ne büyük hata! Bak buraya Elias, iyi bak: Bu duvarın boyu kaç metre olursa olsun, benim seninle paylaştığım gökyüzünü ikiye bölmeye gücü yetmiyor. Onlar buraya bloklar yığdıkça, biz içeride daha çok büyüyoruz, daha çok kenetleniyoruz.
Dün gece Berlin’in o meşhur ayazında, sırtımı bu soğuk taşa yasladım. Taş soğuktu, taş cansızdı, taş merhametsizdi… Ama sol yanımda çarpan o şey, bu betonu eritecek kadar sıcaktı. Bizim sevdamız bir saksı çiçeği değil ki Elias; bir rüzgârla savrulsun, bir duvarla solsun. Bizimki, kaldırım taşlarını çatlatıp fışkıran o deli otların inadıdır.
Onlar nöbetçi kulelerinde tüfeklerine sarıladursunlar, biz umudumuza sarılıyoruz. Onlar haritalar üzerinde çizgiler çizedursunlar, biz o çizgilerin üzerinden kahkahalarla geçiyoruz. Bu duvar, Elias, bu devasa utanç; bir gün elbet bir kum şatosu gibi devrilecek. Ve o gün geldiğinde, bu taşların arasından sızan sadece toz değil, bizim onca yıl biriktirdiğimiz o muazzam vuslat olacak.
Beni bekle. Elbet bir gün, bu gri kabus sona erecek. Elbet bir gün, bu sokaklarda bir daha hiç ayrılmamacasına, hür ve beraber yürüyeceğiz.
Kavgamın ve sevdamın ortasından, o güzel gözlerinden öperim!
Ben sadece bir taş değildim; sevgisizliğin ve ideolojilerin kurbanı olmuş binlerce hikayenin üzerine kilitlenmiş devasa bir prangaydım.
Ve o gece… 1989’un Kasım’ı. İlk darbe üzerime indiğinde canım yanmadı, aksine özgürleştiğimi hissettim. İnsanlar ellerinde çekiçlerle, gözlerinde yaşlarla üzerime tırmanıyorlardı. Yıllardır birbirinden koparılan kardeşlerin hıçkırıkları, betonumun arasından sızan o meşhur toz bulutuna karıştı.
Şimdi ben, o devasa duvardan arda kalan, bir müze vitrininde duran küçük bir parçayım. Artık kimseyi kimseden ayırmıyorum; üzerimde nöbetçi gölgeleri değil, çocukların meraklı bakışları var.
Zaman, mermeri bile toz eden o muazzam değirmen, elbet bu taş inadını da günü gelince un ufak edecekti. Zira dünya, birbirine kavuşamayanların ahı üzerine kurulmuş bir gurbet hanesidir; ama o ah, aynı zamanda sarayları sarsan, saltanatları deviren o gizli kuvvettir. Ben ki; bağrında onca isyanı, onca yasaklı mektubu ve hürriyet türkülerini saklamış, sükutu feryadından ağır bir beton parçasıyım.
Şimdi bir müze vitrininde, o karanlık günlerin suskun şahidi olarak dururken anlıyorum: İnsanı insandan ayıran ne taştır ne de tel örgü; asıl barikat, vicdanın sustuğu yerde başlar. Fakat o genç kızın göğsüme bıraktığı o mağrur ses, o şairin üzerime kazıdığı ölümsüz muştu hâlâ kulaklarımda çınlıyor. Biliyorum ki; duvarlar yıkılsa da, ideolojiler çürüse de, o hırçın sevda ve o amansız direniş kâinatın hafızasından asla silinmeyecek.
Çünkü her şey aslına rücu eder; taş toprağa, zulüm tarihin çöplüğüne döner. Ve en nihayetinde, kan sustuğunda ve menekşeler o eski utançların üzerinde açtığında, geriye tek bir hakikat kalır:
Bitmedi daha o kavga, sürüyor ve sürecek; yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek!
Mavi