Bilseydik Yaşayabilir miydik?

İnsan en çok bilmediğinden yorulur.

Bir şeyin olmasını beklersin. Bir haberin gelmesini, bir kapının açılmasını, bir meselenin çözülmesini… Günler geçer. Elinden geleni yaparsın ama sonucu bilmiyorsundur.

“Olacak mı?”

“Ne zaman olacak?”

“Ya olmazsa?”

Zihin, cevabını bilmediği soruları sevmez. Belirsizliğin bıraktığı boşluğu ihtimallerle doldurur. Üstelik çoğu zaman en güzel ihtimallerle değil.

Belki de bu yüzden bazen insanın içinden şöyle geçer:

Keşke bilseydim.

Keşke sonunda ne olacağını bilseydim.

Keşke hangi kararın doğru olduğunu bilseydim.

Keşke hangi kapının açılacağını, hangisinin yüzüme kapanacağını önceden görebilseydim.

Bilseydim, bu kadar korkmazdım.

Gerçekten öyle mi?

Ya her şeyi bilseydik?

Yalnızca yarını değil.

Hayatımızın bütününü.

Hangi gün çok mutlu olacağımızı, hangi gün kalbimizin kırılacağını, hangi insanın hayatımıza gireceğini, hangisinin çıkacağını…

Kimin dost olacağını, kimin bir gün yabancılaşacağını…

Hangi kararımızın bizi güzelliğe, hangisinin pişmanlığa götüreceğini…

Sevdiklerimizi ne zaman kaybedeceğimizi…

Ve hatta kendi hikâyemizin hangi gün biteceğini.

Bütün bunların tarihleri önümüzde yazılı olsaydı, gerçekten daha huzurlu insanlar mı olurduk?

Yoksa hayat, yaşanacak bir şey olmaktan çıkıp beklenen olayların sıralandığı uzun bir takvime mi dönüşürdü?

Bir insanla tanıştığın gün, onun seni yıllar sonra hayal kırıklığına uğratacağını bilseydin mesela.

O aradaki yılları aynı şekilde yaşayabilir miydin?

Onunla gülerken gerçekten gülebilir miydin, yoksa kahkahanın bir köşesinde gelecekte yaşayacağın kırgınlık mı beklerdi?

Sana söylediği her güzel sözün ardından, “Ama bir gün…” diye başlayan görünmez bir cümle mi kurardın?

Belki de geleceği bilmek bizi acıdan korumazdı.

Acıyı yalnızca daha erken başlatırdı.

Henüz kaybetmediğimiz insanların yasını tutmaya başlardık.

Henüz bozulmamış dostlukların sonunu düşünürdük.

Henüz kapanmamış kapıların önünde beklerdik.

Başımıza gelmemiş acıları, gelmeden yıllar önce taşımaya başlardık.

Oysa bugün, bilmediğimiz için bazı insanları korkmadan sevebiliyoruz.

Bilmediğimiz için bir yolculuğa heyecanla çıkabiliyoruz.

Bilmediğimiz için yeni bir insana güvenebiliyor, yeni bir işe başlayabiliyor, yeni bir evin kapısını açabiliyoruz.

Belki cesaret dediğimiz şeyin içinde biraz da bilmemek vardır.

İnsan sonunu bildiği bir hikâyeye aynı merakla başlayabilir mi?

Üstelik yalnızca kötü şeyleri bilmek ağır olmazdı.

Güzel şeyleri bilmek de bugünü elimizden alabilirdi.

Düşünsene, sana hayatının en güzel haberlerinden birini tam beş yıl sonra alacağın söylenseydi.

Beş yılı yaşar mıydın?

Yoksa beş yıl boyunca o günü mü beklerdin?

Takvimde günleri işaretler, aradaki zamanın bir an önce geçmesini mi isterdin?

Belki de gelecekteki mutluluğu bilmek, bugünkü sıradan mutluluklarımızı küçültürdü.

Çünkü insan beklediği büyük sevincin yanında küçük sevinçleri kolayca gözden çıkarabilir.

Bir sabah kahvesini.

Güzel bir havayı.

Beklenmedik bir telefonu.

Bir sofranın etrafındaki sıradan konuşmaları.

Çocuğun başka odadan gelen kahkahasını.

Oysa hayatın büyük kısmı zaten büyük olaylardan değil, tam da bunlardan oluşur.

Belki geleceği bilseydik, hayatı yaşamak yerine sürekli sıradaki büyük olayı beklerdik.

En ağır bilgi ise belki de kendi sonumuzu bilmek olurdu.

İnsan kaç yıl yaşayacağını bilse ne yapardı?

İlk anda “Her günün kıymetini bilirdim,” diye düşünüyoruz.

Belki bir süre öyle olurdu.

Ama sonra?

Doğum günleri kutlama olmaktan çıkıp birer eksilmeye dönüşmez miydi?

Takvim artık zamanı göstermeyip kalan zamanı saymaz mıydı?

Her geçen yıl, “Bir yıl daha yaşadım” değil, “Bir yıl daha azaldı” anlamına gelmez miydi?

Zaman, hayat olmaktan çıkar; geri sayıma dönüşürdü.

Belki de bilmemek yalnızca insanın acizliği değildir.

Bazen bilmemek, taşıyamayacağı bilginin ağırlığından korunmasıdır.

İslam, insanın göremediği alana “gayb” der.

Gelecek de gaybın içindedir.

İnsan çalışır, tedbir alır, ister, dua eder. Elinden geleni yapar.

Ama sonucu bilmez.

Belki imtihanın en zor taraflarından biri de tam olarak budur.

Çünkü sonunda istediğinin olacağını bilen insanın sabrı ile hiçbir şey bilmeden bekleyen insanın sabrı aynı değildir.

Birincisinde beklemek vardır.

İkincisinde ise güvenmek.

Tevekkül belki de tam burada başlar:

Sonucu bilmekte değil, sonucu bilmeden yürüyebilmekte.

Ama insan zihni bunu kolay kabul etmez.

Belirsizliği sevmez.

Önünde boşluk gördüğünde onu senaryolarla doldurur.

“Ya olmazsa?”

“Ya yetişmezse?”

“Ya kaybedersem?”

“Ya yanlış karar verdiysem?”

Sonra çok tuhaf bir şey yaparız.

Henüz gerçekleşmemiş bir ihtimal seçer ve onun acısını bugünden yaşamaya başlarız.

Ortada henüz bir kayıp yoktur ama üzülürüz.

Henüz kötü bir haber gelmemiştir ama korkarız.

Henüz kapı kapanmamıştır ama önünde yas tutarız.

Kaygı bazen geleceğin acısını bugünden tahsil eder.

Üstelik geleceğin o şekilde gerçekleşeceğine dair elimizde hiçbir kesinlik yokken.

Belki “bilmiyorum” cümlesini bu yüzden yeniden düşünmek gerekir.

Biz onu çoğu zaman çaresizlik gibi söyleriz.

“Ne olacağını bilmiyorum.”

Oysa aynı cümlenin içinde başka bir hakikat daha vardır:

Henüz hiçbir şey kesinleşmedi.

Korktuğun şey de.

Beklediğin şey de.

Hayat hâlâ ihtimaller taşıyor.

Belki de geleceği bilmemenin bedeli belirsizliktir; hediyesi ise henüz hiçbir şeyin kesinleşmemiş olmasıdır.

İnsan elinden geleni yaptıktan sonra bazen hayatın önünde durup cevabı zorlamaktan vazgeçmeli.

Çünkü bütün kapıların arkasını göremeyiz.

Bütün yolların nereye çıktığını bilemeyiz.

Her kaybın neye yer açacağını, her gecikmenin bizi neden koruduğunu, bugün “olmadı” dediğimiz şeyin yıllar sonra hangi anlama geleceğini de bilemeyiz.

Belki bazı cevapların bugünden verilmemesinin bir sebebi vardır.

Belki önümüzdeki perdenin kapalı olması bir eksiklik değil, bir rahmettir.

Çünkü yarının bütün acılarını bugünden bilseydik, bugünün sevincine yer kalmazdı.

Yarının bütün güzelliklerini bilseydik de belki bugünü aceleyle geçerdik.

O hâlde insanın görevi geleceği öğrenmek değil belki.

Bugünün hakkını vermek.

Tedbirini almak.

Gayret etmek.

Dua etmek.

Ve sonra, bilmediği bir yarına rağmen yürümeye devam etmek.

Belki insanın bütün meselesi budur.

Gideceği yolu bilmeden adım atmak, ne kadar vakti kaldığını bilmeden sevmek, neyin kalacağını bilmeden emek vermek, neyin kaybolacağını bilmeden bağlanmak…

Çünkü yarını bilseydik, belki ona hazırlanırdık.

Ama bilmediğimiz için bugünü yaşıyoruz.

Ve belki de hayat, bütün sırrını tam burada saklıyor:

Önümüzde ne olduğunu bilmediğimiz hâlde, yine de yola çıkmak.

MAVİ

MAVİ

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

MENU
MAVİZMİRİM