“Neyim olursan ol da hayal kırıklığım olma. Orası çok kalabalık, seni tanıyamam.”
Özdemir Asaf’a atfedilen bu söz daha baştan kapıyı sert kapatıyor.
Haklı da.
İnsan kaç kere aynı yerinden kırılabilir?
Kaç kişiyi affedip, kaç kişiden sonra hâlâ aynı saflıkla “belki bu defa” diyebilir?
Ama Nâzım Hikmet’in derdi başka:
“Bir kalbe bahar gibi uğrayıp kış gibi gitme.”
İşte burada itiraz başlıyor.
Çünkü kimse bir kalbe hangi mevsim olarak girdiğini bilmiyor ki.
Sen bahar olduğunu sanırsın, öteki seni ömrü zanneder.
Sen bir an yaşarsın, o gelecek kurar.
Sen seversin.
O inanır.
Sonra biri gider, diğeri buna ihanet der.
Peki kim haklı?
Aşk dediğimiz şey zaten biraz haddini aşmak değil midir?
Cemal Süreya’nın dünyasından bakınca, aşkı bu kadar ölçülü, bu kadar hesaplı yaşamak mümkün mü?
Sev ama fazla umut verme.
Gel ama iz bırakma.
Dokun ama alıştırma.
Git ama kırma.
İyi de böyle sevilir mi?
Aşkın kullanım kılavuzu mu var?
İnsan severken yarın vereceği zararın hesabını yapıyorsa, buna hâlâ tutku diyebilir miyiz?
Tam burada Özdemir Asaf’a itiraz edesim geliyor.
Belki hayal kırıklıklarının o kadar kalabalık olmasının sebebi hep yanlış insanların gelmesi değildir.
Belki biz de her geleni fazla güzel bir yere koyuyoruz.
Bir bakışı niyet,
bir yakınlığı söz,
birkaç güzel günü sonsuzluk sanıyoruz.
Sonra insan, bizim ona biçtiğimiz role dönüşmeyince kırılıyoruz.
Ama buna da bütünüyle inanamıyorum.
Çünkü bu kez bütün yük kalana kalıyor.
“Çok şey bekledin.”
“Fazla anlam yükledin.”
“Yanlış anladın.”
Ne kadar kolay.
Peki umut verenin hiç mi suçu yok?
Kalacakmış gibi sevenin?
Yarın varmış gibi konuşanın?
Bir insanın en savunmasız yerine kadar girip sonra hiçbir şey olmamış gibi çıkanın?
Sabahattin Ali’nin aşkında böyle bir kaçış yoktur.
Onun dünyasında sevmek, insanın başına gelen masum bir tesadüften çok daha ağırdır.
Seviyorsan değişirsin.
Seviyorsan göze alırsın.
Seviyorsan biraz da mahvolursun.
Zaten aşkın edebiyattaki bütün kavgası burada başlamıyor mu?
Bir taraf:
“Beni kırma.”
diyor.
Öteki:
“Beni yarım bırakma.”
Bir başkası:
“Benden sonsuzluk isteme.”
Ve aşk hepsine birden gülüyor.
Çünkü aşk hiçbir zaman bu kadar terbiyeli olmadı.
İnsanlar oldu,
Korktular.
Kaçtılar.
Sustular.
Başka ihtimalleri seçtiler.
Aşka da kendi korkularının adını verdiler.
Belki Nâzım’a da itiraz etmek gerekiyor bu yüzden.
Bazen bir kalbe bahar gibi uğrayıp kış gibi gidersin.
Çünkü baharın sonsuza kadar sürmek gibi bir sözü yoktur.
Ama mesele kışın gelmesi değil.
Mesele, birine baharın hiç bitmeyeceğine inandırıp sonra paltosunu bile almadan ortada bırakmaktır.
İşte orada Özdemir Asaf yeniden haklıdır.
Hayal kırıklığı, birinin gitmesi değildir.
Bir insanın sana söylediğiyle yaptığı arasındaki mesafedir.
Ama hâlâ eksik bir şey var.
Çünkü bazen kimse suçlu değildir.
Bazen iki insan birbirini gerçekten sever
ve yine de olmaz.
İşte edebiyatın bile çözmekte zorlandığı yer burasıdır.
Çünkü ihanete kızabilirsin.
Yalana öfkelenebilirsin.
Gideni suçlayabilirsin.
Peki hâlâ severken gitmek zorunda kalana ne yapacaksın?
Kime kızacaksın?
Hayata mı?
Zamana mı?
Kendine mi?
Belki de bu yüzden aşk üzerine söylenmiş hiçbir büyük söz tek başına doğru değildir.
Özdemir Asaf kırılanın haklılığını anlatır.
Nâzım, sevenin sorumluluğunu.
Cemal Süreya tutkuyu savunur.
Sabahattin Ali ise insanın sevdiği şey uğruna ne kadar ileri gidebileceğini hatırlatır.
Ama hayat hiçbirinin şiiri kadar kesin değildir.
Bazen kırarsın.
Bazen kırılırsın.
Bazen bahar olursun.
Bazen kış.
Bazen iki insan birbirine yetişir de, hayat onlara yetişemez ve bütün edebiyatı önüne koysan yine bir cevap bulamazsın.
Belki aşkın en büyük isyanı da budur:
İnsan kalbine bu kadar büyük bir şey verilip,
onunla ne yapacağına dair tek bir doğru verilmemiş olması.
Mavi
