Kimi Özlediğimizi Bilmeden → Hafıza

İnsan geçmişi özler.

Eski bir evi, artık gidilmeyen bir sokağı, çocukluğunun yazlarını, kalabalık sofraları, yıllardır görüşmediği bir dostu… Bazen bir şarkının ilk birkaç saniyesi yeter. Bazen bir koku. Bazen eski fotoğrafların arasından çıkan, kimsenin neden çekildiğini bile hatırlamadığı sıradan bir kare.

Bir anda insanın içinden, geri dönmesi mümkün olmayan bir zamana açılan kapı aralanır.

Ve biz buna özlemek deriz.

Oysa insan gerçekten neyi özler?

Bir insanı özlediğimizde kimi özleriz: Onu mu, onun bizde bıraktığı hâlini mi?

Çünkü insanlar değişir.

Yıllardır görmediğin bir dostun, zihninde bıraktığın yerde yaşamaya devam eder. Hâlâ aynı yaşta güler. Aynı cümleleri kurar. Aynı masada karşında oturur. Oysa gerçek hayatta belki sesi bile değişmiştir. Başka şeylere üzülüyor, başka şeylere seviniyor, artık senin hiç bilmediğin bir hayatın içinde yaşıyordur.

Sen de öyle.

Belki bugün karşılaşsanız, eskisi kadar uzun konuşacak bir şeyiniz bile kalmamıştır.

Öyleyse kimi özlüyorsun?

Belki onu değil.

Onun yanındayken olduğun kişiyi.

Daha kolay gülen kendini. Daha az korkan kendini. Önünde çok zaman olduğuna inanan kendini. Henüz bazı hayal kırıklıklarını tanımamış, bazı vedaları öğrenmemiş, hayatın bazı sorularıyla henüz karşılaşmamış kendini.

Belki de özlem, bir insana geri dönme isteğinden çok, onun yanında hissettiğimiz bir duyguya geri dönme isteğidir.

Bu yüzden eski evler bu kadar dokunur insana.

Yıllar sonra çocukluğunun evinin önünden geçersin. Pencereler değişmiştir. Bahçedeki ağaç kesilmiştir. Kapının rengi başkadır. İçeride artık hiç tanımadığın insanlar yaşamaktadır.

Yine de bakarsın.

Çünkü özlediğin duvar değildir.

O duvarların arasında henüz çocuk olabildiğin kendindir.

Annenin daha genç olduğu yıllardır. Babanın saçlarının henüz ağarmadığı zamanlar. Sofraya çağrılmanın bir gün özlenecek bir şey olduğunu bilmediğin akşamlardır.

Belki de geçmişi bu kadar güzel yapan, içindeki insanların değişmeyeceğini sandığımız zamana ait olmasıdır.

Psikoloji, hafızanın bir kayıt cihazı gibi çalışmadığını söyler. Zihin geçmişi olduğu gibi saklamaz; her hatırlayışımızda onu biraz yeniden kurar. Bazı ayrıntılar silinir, bazıları büyür. Bir zamanlar bizi öfkelendiren şeylerin sivri köşeleri törpülenir. Günlerin yorgunluğu unutulur ama bir mutfaktan gelen yemek kokusu kalır. Bir tatilin telaşı kaybolur ama akşamüstü balkonda edilen bir sohbet hatırlanır.

Zaman, hatıraların gereksiz gürültüsünü azaltır.

Geriye çoğu zaman duygu kalır.

Belki bu yüzden geçmiş, yaşandığı hâlinden daha güzel görünür.

Çünkü hayatı yaşarken ayrıntılarla uğraşırız; hatırlarken anlamıyla.

Bugün de öyle değil mi?

Evin dağınık olabilir.

Bir yerden oyuncak sesi gelir. Birisi senden bir şey ister. Telefon çalar. Yemek yetişecektir. İş bekliyordur. Çocuklar tartışır. Sen biraz sessizlik istersin.

Sıradan bir gün.

Hatta belki yorucu.

Ama insanın aklına şu gelmiyor:

Bir gün tam da bu gürültüyü özleyebilirsin.

Bir gün oyuncaklar gerçekten toplanacak ve bir daha dağılmayacak.

Bir gün odaların kapıları daha uzun süre kapalı kalacak.

Bir gün herkesin aynı saatte aynı sofraya oturması, organize edilmesi gereken bir şeye dönüşecek.

Ve bugün “Biraz yalnız kalabilsem.” dediğin evde, belki yıllar sonra sessizlik sana fazla gelecek.

İşte insanın zamanla arasındaki en tuhaf mesele bu:

Geçmişin geçtiğini biliriz ama bugünün de geçmekte olduğunu unuturuz.

Üstelik yalnızca zaman değişmez.

İnsanlar da değişir.

Bir zamanlar her şeyini anlattığın biriyle yıllar sonra yalnızca bayramlarda yazışabilirsin. Hayatının merkezinde duran biri, farkına bile varmadan kenarına çekilebilir. Birinin sende kapladığı yer küçülebilir; başka birinin yeri büyüyebilir.

Bazen kimse gitmez.

Kimse kimseye veda etmez.

Sadece hayat araya girer.

Ve iki insan, birbirini kaybetmeden birbirinin hayatından uzaklaşabilir.

Belki insanları kaybetmek için onların hayatımızdan çıkması gerekmez. Bazen onlar değişir, bazen biz; bazen de birbirimizdeki yerimiz.

Sonra yıllar geçer ve bir fotoğrafa bakarız.

“Ne güzel günlerdi,” deriz.

Oysa o günün içinde yaşayan biz, belki o kadar da mutlu değildik. Bir şeye yetişmeye çalışıyorduk. Bir şey için endişeleniyorduk. Başka bir hayatın hayalini kuruyorduk.

İnsanın trajikomik tarafı belki de burada saklıdır:

Bir zamanlar başka bir hayat isterken geçirdiğimiz günleri, yıllar sonra hayatımızın en güzel günleri diye özleyebiliriz.

Bu yüzden mesele geçmişe dönmek değildir.

Zaten dönemeyiz.

Dönsek bile aradığımızı bulamayabiliriz. Çünkü bıraktığımız sokak orada olsa da bıraktığımız insan orada değildir. Bıraktığımız insan orada olsa bile, onu bırakan biz artık yokuzdur.

Belki de geçmişe dönmenin imkânsızlığı zamandan değil, insanın değişmesindendir.

Aynı masaya yeniden oturabiliriz.

Aynı şarkıyı yeniden açabiliriz.

Yıllar önce yürüdüğümüz sokağı yeniden yürüyebiliriz.

Ama o masaya oturan, o şarkıyı dinleyen, o sokaktan geçen insan artık aynı kişi değildir.

Tıpkı bugünkü bizim de kalmayacağı gibi.

Bir gün bugünün fotoğraflarına bakacağız.

Şu anda bize sıradan gelen yüzlere biraz daha uzun bakacağız. Bir odanın arkasındaki dağınıklık bile içimizi titretecek. Fotoğrafı çekerken önemsemediğimiz küçücük ayrıntılar, belki de en çok baktığımız yer olacak.

Ve belki o gün anlayacağız:

Biz o evi özlememişiz.

O sokağı da.

Belki o insanları bile yalnızca kendileri oldukları için özlememişiz.

Onlarla birlikteyken hayatın bize nasıl hissettirdiğini özlemişiz.

O hâlde belki mesele geçmişi daha az özlemek değildir.

Bugünün de bir gün geçmiş olacağını hatırlamaktır.

Çünkü şu anda yaşadığımız hayat, gelecekteki kendimizin hatırasıdır.

Belki yıllar sonra bugüne dönmek isteyeceğiz.

Bu eve.

Bu masaya.

Bu seslere.

Bugün hâlâ ulaşabildiğimiz insanlara.

Ama belki en çok da, bütün bunların arasında yaşayan bugünkü kendimize.

Çünkü insan bazen bir başkasını özlediğini sanır.

Oysa özlediği, onun yanında bıraktığı kendisidir.

 

Mavi

MAVİ

MAVİ

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

MENU
MAVİZMİRİM