Mavizmirim: Bir Hayalhane Yolculuğu
1986’nın bir Hıdırellez akşamında İzmir’de doğdum.
Belki bundandır; dilek tutmayı ve hayal kurmayı hiç bırakmadım.
Sadece zamanla dileklerim değişti.
Çocukken büyümek istiyordum.
Büyüyünce dünyayı görmek.
Dünyayı görünce de insanı anlamak.
Sonuncusunda hâlâ çalışıyorum.
Adım Işıl.
Ama buradaki adım Mavizmirim.
Çünkü bazı şehirlerden taşınırsınız, bazı şehirler sizden taşınmaz.
İzmir benim için doğduğum yerden biraz fazlası. Bir denize bakınca içimin sebepsiz yere ferahlaması, güneş görünce bütün planları iptal edip dışarı çıkma isteğim, biraz fazla rahatlığım, biraz fazla doğrudanlığım ve hayat ne kadar ciddileşirse ciddileşsin bir yerinden mutlaka dalga geçecek bir şey bulabilmem…
Kısacası İzmir, adres bilgilerimden çok karakterimde kayıtlı.
Hayat beni oradan aldı; Malezya’ya, Singapur’a, Endonezya’ya, sonra Kanada’ya bıraktı.
İngiliz Dili ve Edebiyatı okudum. Yıllarca başka dillerin kelimeleriyle uğraştım ama en çok insanın söyledikleriyle söylemedikleri arasındaki dili merak ettim.
Fotoğraf çektim.
Çok gezdim.
Çok okudum.
Çok insan tanıdım.
Bazılarını tanıdığıma sevindim.
Bazılarının da edebiyatıma katkısı büyük oldu.
Hayat sağ olsun, malzeme konusunda hiçbir zaman cimri davranmadı.
Şimdi Kanada’da yaşıyorum. Dışarıda kar fırtınası olabilir ama benim ruh hâlim hâlâ Kordon’da gün batımına yakın bir saat.
Maviyle ilişkim de biraz böyle.
Benim için sadece bir renk değil.
Bazen deniz.
Bazen mesafe.
Bazen özgürlük.
Bazen hiçbir yere yetişmek zorunda olmadığın bir pazar sabahı.
Bazen de insanın içine dönüp biraz sessiz kalabilmesi.
Yaş aldıkça hayatla ilişkim de değişti.
Eskiden her şeyi anlamaya çalışırdım.
İnsanları.
Gidişleri.
Susmaları.
Neden öyle olduğunu.
Neden böyle olmadığını.
Şimdi bazı soruların peşinden koşmuyorum.
Cevabı olmayan soruların da insanı epey yorduğunu öğrendim.
Her kapıyı açmak gerekmiyor.
Her gideni geri çağırmak da.
Her tartışmayı kazanmak hiç gerekmiyor.
Bazen insanın kendine yapabileceği en büyük iyilik, bazı şeyleri olduğu yerde bırakıp kahvesini içmeye devam etmekmiş.
Bunu öğrenmem biraz uzun sürdü.
Ama neyse.
Bazı yerlere geç varmak, hiç varamamaktan iyidir.
Burada biraz edebiyat var.
Biraz hayat.
Aşk var; çünkü onsuz edebiyatın yarısı işsiz kalırdı.
Hayal kırıklıkları var; çünkü diğer yarısının da ekmek yemesi gerekiyor.
Kadınlık, annelik, yolculuklar, insanlar, şehirler, geçmiş, değişmek, vazgeçmek, yeniden başlamak…
Ve elbette İzmir.
Ama burası size hayatın nasıl yaşanması gerektiğini anlatacağım bir yer değil.
Ben de bilmiyorum.
Zaten bildiğini söyleyenlerden biraz şüpheleniyorum.
Burası daha çok hayatın kenarına aldığım küçük notlar.
Bazen ciddi.
Bazen edebî.
Bazen gereğinden fazla duygusal.
Bazen de “Bunu niye bu kadar büyütmüşüz?” dedirten cinsten.
Çünkü 40 yılın sonunda vardığım en büyük sonuçlardan biri şu:
Hayat sandığımız kadar uzun değil.
Ama her şeyi bu kadar ciddiye alacak kadar kısa da değil.
Ben hâlâ maviye âşığım.
Hâlâ İzmir’e sevdalıyım.
Hâlâ merak ediyorum.
Hâlâ hayal kuruyorum.
Sadece artık her hayalin gerçekleşmesi gerektiğine inanmıyorum.
Bazıları gerçekleşir.
Bazıları yön değiştirir.
Bazıları da insanı başka bir yere götürmek için vardır.
Belki Hayalhane dediğim yer de tam olarak burasıdır:
Gerçeklerden kaçtığım değil,
gerçeklerin içinde kendime ait bir pencere açtığım yer.
Pencerenin önünde biraz edebiyat,
masada kahve,
uzakta mutlaka biraz deniz.
Deniz yoksa da sorun değil.
Ben maviyi yanımda getirdim.
Mavizmirim’e hoş geldiniz.
